50 İlk Öpücük
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
50 İlk Öpücük, Hawaii’nin o meşhur, insanın içini ısıtan güneşinin altında ama zihnin en karanlık, en karmaşık dehlizlerinde gezinen bir hikayenin kapılarını aralıyor. Denizin tuzu, taze ananas kokusu ve hiç bitmeyen bir yaz mevsiminin ortasında, aslında her sabah sıfırlanan bir hayatın melankolisi yatıyor. Bir dedektif titizliğiyle filmin kadrajına baktığımızda, parlak renklerin ve tropikal atmosferin altında yatan o tekinsiz boşluğu hemen fark ediyoruz. Henry Roth, bağlanma korkusunu profesyonel bir yaşam tarzına dönüştürmüş, deniz canlılarıyla insanlardan daha iyi anlaşan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ancak hayatın ironisi burada devreye giriyor; asla birine bağlı kalmak istemeyen bir adamın, hiçbir şeyi hatırlayamayan bir kadına aşırı derecede bağlanmak zorunda kalışını seyrediyoruz. Belki de bu tuhaf döngüyü kendi gözlerinizle görmek için 50 İlk Öpücük izle seçeneğine yöneldiğinizde, karşınıza çıkacak olan şey sadece bir romantik komedi değil, aynı zamanda insanın her gün yeniden inşa edilmesine dair tuhaf bir deneme olacak.
50 İlk Öpücük Konusu
Filmin olay örgüsü, tıp literatüründe benzerine az rastlanan, kaza sonrası oluşan kısa süreli hafıza kaybı etrafında şekilleniyor. Lucy, geçirdiği o meşhur kazadan sonra, hayatının geri kalanını tek bir güne hapsolmuş şekilde yaşıyor. Her sabah, kazadan önceki son gününe uyanıyor; gazetesi aynı, babasının doğum günü aynı ve kahvaltıda yediği waffle’lardan kurduğu o küçük evler her zaman aynı. Henry Roth ise bu durağan zamanın içine bir yabancı olarak dalıyor. Arka plandaki görünmez gerilim, aslında Henry’nin bencilce arzularıyla Lucy’nin savunmasız durumu arasındaki o ince çizgide gizli. Henry, her yeni gün Lucy’yi kendine yeniden aşık etmek zorunda. Fakat bu, sadece romantik bir çaba mı, yoksa Lucy’nin iradesi dışındaki bir durumun sömürülmesi mi? Film, bu ahlaki gri bölgeyi şakaların ve sevimli penguenlerin arkasına gizleyerek ilerliyor. Lucy’nin babası ve kardeşi tarafından kurulan o korumacı yapay dünya, aslında bir kadının gerçeği öğrenmesine engel olan sevecen bir hapishane gibi. Her gün yeniden tanışmak, her gün aynı espriye yeniden gülmek ve her akşam o bağı koparmak zorunda kalmak; bu döngü, karakterlerin içsel çatışmalarını besleyen ana damar haline geliyor. Sırlar, her sabah yeniden doğan bir güneşin altında gizlenmeye çalışılsa da, kalbin hafızası zihinden daha güçlü müdür sorusu hikayenin karanlık köşelerinde yankılanmaya devam ediyor.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Kameranın arkasındaki asıl niyeti düşündüğümüzde, yönetmen Peter Segal’ın türün sınırlarını zorlamak yerine, güvenli bir limanda kalmayı tercih ettiğini görüyoruz. Ancak bu durum, filmin alt metnindeki o hüzünlü dokuyu tamamen yok edememiş. İşin aslına bakarsak, Adam Sandler ve Drew Barrymore arasındaki o inkar edilemez kimya, senaryonun kimi zaman sığ kalan sularını derinleştiriyor. Adam Sandler, her zamanki hiperaktif ve çocuksu tavrını bir kenara bırakıp, daha olgun ve çaresiz bir aşığa büründüğünde gerçekten parlıyor. Öte yandan Drew Barrymore, o masum ve boş bakışların ardında her an yıkılacakmış gibi duran bir kırılganlığı ustalıkla saklıyor. Yan rollerde Rob Schneider’ın absürt komedi unsuru olarak kullanımı bazen hikayenin tonunu zedelese de, Sean Astin’in steroid bağımlısı kardeş rolündeki performansı filmin o kendine has, hafif kaçık atmosferini destekliyor. Gelelim o meşhur puana; 6.9 IMDb puanı, genellikle bu tarz yapımlar için verilen ortalama bir değer olsa da, bu filmin hak ettiği yerin burası olup olmadığı tartışmaya açık. Bir kesim için sadece vakit geçirmelik bir eğlenceyken, detaylara takıntılı bir sinema dedektifi için hafıza, kimlik ve sevginin sürekliliği üzerine sorulmuş cesur bir soru bu. Lusia Strus’un canlandırdığı Alexa karakteri gibi detaylar, filmin o tuhaf mizah anlayışını dengeliyor. Yönetmen, izleyiciyi güldürürken bir yandan da şu rahatsız edici soruyu kulağımıza fısıldıyor: Sevgilinizin gözlerinin içine bakıp onun sizi asla tanımadığını fark etseydiniz, yine de o ilk öpücük için çabalar mıydınız? Bu soruya verilen cevap, filmin gerçek değerini belirliyor.
Bu Filmi Kimler İzlemeli?
Eğer aşkın her şeyi fethedeceğine dair o eski, tozlu masallara inanmak isteyen bir romantikseniz, bu yapım sizin için bir sığınak olabilir. Ancak her gün aynı şarkıyı dinlemekten, aynı yolu yürümekten ve aynı duyguları en baştan yaşamaktan yorulacak kadar gerçekçiyseniz, Lucy’nin bu tekrarlanan dünyası size biraz boğucu gelebilir. Hayatın karmaşasından kaçıp Hawaii kıyılarında hafif ama yer yer boğazı düğümleyen bir yolculuğa çıkmak isteyenler için ideal bir tercih. Öte yandan, sanatı sadece bir kaçış değil de bir sorgulama aracı olarak gören, insan psikolojisinin unutma ve hatırlama arasındaki o ince köprüsünü merak eden izleyiciler, bu filmin her sahnesinde farklı bir anlam bulacaktır. Duygusal derinliği olmayan, sadece vurdu kırdı veya yüzeysel espriler arayanlar ise bu yapımın hüzünlü alt metni karşısında sıkılıp kumandaya sarılabilirler. Kendi geçmişini silip her güne yeni bir sayfa açma fantezisi kuranlar ile geçmişin yükü altında ezilenlerin aynı noktada buluştuğu bu garip deneyim, ironik bir şekilde hafızanızda kalıcı bir iz bırakmayı hedefliyor. Sinemanın o büyülü aynasında kendi unutuşlarınızı ve hatırlayışlarınızı görmek istiyorsanız, koltuğunuza yaslanın ve bu sonsuz döngünün tadını çıkarın.
















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!