Avatar
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
Avatar, 2009 yılında vizyona girdiğinde sadece bir film değil, sinema salonunun fiziksel sınırlarını zorlayan bir başkaldırıydı. Beyaz perdede daha önce hiç görmediğimiz bir maviliğin, biyolüminesansın ve devasa bir ekosistemin içine daldık. İnternetin henüz bu kadar her şeyi tüketmediği dönemlerde, bir akşam evde koltuğunuza yayılıp Avatar izle seçeneğine yöneldiğinizde karşınıza çıkan şey sadece üç boyutlu bir macera değildi; yönetmen koltuğundaki o inatçı dâhinin teknolojiye diz çöktürmesinin meyvesiydi. Perdedeki o yoğun orman kokusunu neredeyse burnunuzda hissettiğiniz, Jake Sully’nin ilk adımlarıyla birlikte sizin de parmak uçlarınızın karıncalandığı bir tecrübeden bahsediyorum. Bu yapım, sinemanın sadece anlatmak değil, hissettirmek ve başka bir dünyaya kapı açmak olduğunu hatırlatan o nadir anlardan birini temsil ediyor. Ekrana yansıyan her bir bitkinin, her bir canlının yaşayan bir organizma gibi soluk alıp vermesi, James Cameron’un sadece bir film değil, koca bir evren inşa ettiğinin en somut kanıtıydı.
Avatar Konusu
Hikayemiz, belden aşağısı felçli eski bir deniz piyadesi olan Jake Sully’nin, öldürülen ikiz kardeşinin yerine geçerek Pandora adlı uzak bir uyduya gitmesiyle fitilleniyor. Pandora, insanların dünyadaki enerji krizini çözmek için gözünü diktiği, “unobtainium” adı verilen çok değerli bir madene ev sahipliği yapıyor. Ancak bu cennetvari dünya, atmosferi solunamaz olan ve Na’vi adı verilen yerli bir halkın koruması altındaki vahşi bir doğayla kaplı. İnsanlar, bu zorlu ortama uyum sağlamak ve yerlilerle iletişim kurabilmek için insan DNA’sı ile Na’vi DNA’sının birleşimi olan ve zihinle kontrol edilen “Avatar” bedenlerini geliştiriyor. Sam Worthington tarafından canlandırılan Jake Sully, tekerlekli sandalyeye mahkum hayatından bu mavi beden sayesinde kurtulup tekrar koşabildiği, hissedebildiği o vahşi doğaya adım attığında işler tamamen değişiyor. Sigourney Weaver’ın hayat verdiği Dr. Grace Augustine’in bilimsel merakı ile askeri kanadın yıkıcı hırsı arasında kalan Jake, Na’vi prensesi Neytiri ile tanışınca kendini büyük bir vicdan azabının ve varoluş mücadelesinin ortasında buluyor. Zoe Saldaña’nın muazzam bir performansla canlandırdığı Neytiri, Jake’e sadece hayatta kalmayı değil, doğanın dengesini ve her canlının birbirine olan o görünmez bağını öğretiyor. Jake, bir casus olarak girdiği bu dünyada, kendi türünün yıkıcı hırsına karşı durup durmayacağı konusunda devasa bir ikilem yaşarken, olaylar geri dönülemez bir savaşın fitilini ateşliyor.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Açık konuşmak gerekirse, bu filmi sadece bir hikaye anlatıcılığı üzerinden eleştirmek, bir uzay mekiğini sadece koltuk döşemelerine bakarak yargılamakla aynı şeydir. Eğrisiyle doğrusuyla şunu kabul edelim: Senaryo, hepimizin binlerce kez duyduğu “yabancının yerli halka karışıp onları kurtarması” klişesinden besleniyor. Ancak buradaki asıl mesele, James Cameron’un bu klişeyi nasıl bir devrime dönüştürdüğüdür. Yönetmen, ritmi öyle bir ayarlıyor ki, filmin ilk yarısındaki keşif süreci ile ikinci yarısındaki o kaotik savaş sahneleri arasında hiçbir kopukluk hissetmiyorsunuz. IMDb puanının 7.6 seviyelerinde kalması, muhtemelen yıllar içinde filmin basit bulunan senaryosuna yönelik oluşan haksız bir tepkiden kaynaklanıyor. Oysa ki Sam Worthington karakterinin o içsel dönüşümünü, fiziksel kısıtlılığından kurtulup özgürleşmesini çok samimi bir yerden aktarıyor. Zoe Saldaña ise o dönem için devrim niteliğinde olan performans yakalama tekniğiyle, sadece piksellerden ibaret olmayan, kanlı canlı, hüzünlü ve öfkeli bir karakter yaratmayı başarmış. Kötü adam rolünde Stephen Lang, o kadar çiğ ve o kadar katıksız bir hırsla karşımıza çıkıyor ki, ondan nefret etmemek elde değil. Michelle Rodriguez ise her zamanki gibi o sert ama vicdanlı pilot duruşuyla filme farklı bir dinamizm katıyor. Filmin teknik başarısı, üzerinden geçen onca yıla rağmen hala güncelliğini koruyor olmasıyla tescillenmiştir. Cameron, izleyiciyi bir gözlemci olmaktan çıkarıp, Pandora’nın toprağına ayak basan bir fani haline getiriyor. Bu, sinema tarihinde her yönetmenin harcı olmayan bir başarıdır.
Bu Filmi Kimler İzlemeli?
Eğer sinemayı sadece entelektüel bir tartışma alanı ya da çok katmanlı felsefi metinler bütünü olarak görüyorsanız, bu yapım sizi tatmin etmeyebilir. Ancak, perdenin karşısına geçtiğinizde o dünyadan tamamen kopmak, başka bir gezegenin ekosistemine dahil olmak ve teknolojinin sanatla nasıl kol kola girdiğine şahitlik etmek istiyorsanız, bu film tam size göre. Bilim kurgunun teknik detaylarından ziyade, o türün hissettirdiği keşif duygusuna aşık olanlar bu yapımdan vazgeçemeyecektir. Doğaya, dengeye ve sistem eleştirisine dair söyleyecek sözü olan, epik savaş sahneleriyle koltuğunda kıpırdanmak isteyen her sinefilin mutlaka kütüphanesinde bulunması gereken bir eser bu. Diğer yandan, sadece derinlikli diyaloglar ve beklenmedik ters köşeler peşinde koşanların hayal kırıklığına uğrama ihtimali var. Ama günün sonunda, Pandora’nın o ışıl ışıl ormanlarında bir kez kaybolduktan sonra, dünyaya aynı gözle bakmak pek mümkün olmuyor. Bu deneyimi hala yaşamadıysanız, çok şey kaçırıyorsunuz demektir.


















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!