Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi, New Orleans’ın nemli havasında, Birinci Dünya Savaşı’nın barut kokusuna karışan hüzünlü bir feryatla kapılarını aralıyor. Bir hastane odasının loş ışığında, dışarıda kasırga yaklaşırken okunan o eski ve tozlu günlük, sadece bir adamın yaşam öyküsünü değil, zamanın bizzat kendisine karşı girişilen o sessiz başkaldırıyı anlatıyor. İlk sahnelerde kör bir saatçinin, savaşta kaybettiği oğlunu geri getirebilme umuduyla tren istasyonu için inşa ettiği o tersine işleyen devasa saati gördüğümüzde, filmin bizi nasıl bir melankoli girdabına sürükleyeceğini anlıyoruz. Zamanın doğrusal akışına vurulan bu hayali darbe, insan ruhunun en derin korkularını ve geç kalmışlık hissini tetikliyor. Bu hüzünlü ama bir o kadar da merak uyandırıcı serüvene ortak olmak isteyenlerin Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi izle arayışına girmesi, aslında kendi varoluşsal sancılarına bir ayna tutma isteğinden başka bir şey değil. Film, daha ilk dakikasından itibaren izleyiciye şu soruyu fısıldıyor: Hayatınızı sondan başa doğru yaşasaydınız, kayıplarınız daha mı az can yakardı?
Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi Konusu
Hikaye, 1918 yılında, müttefiklerin zafer çığlıkları arasında tuhaf bir anomalinin doğuşuyla başlıyor. Seksen yaşındaki bir ihtiyarın bedenine ve hastalıklarına sahip olarak dünyaya gelen Benjamin, babası tarafından bir canavar gibi görülüp bir huzurevinin merdivenlerine terk edilir. Kendi yaşlılığının içinde hapsolmuş bir bebek olarak, ölümün nefesini her an ensesinde hisseden insanların arasında büyür. Ancak bu hikayenin asıl trajedisi Benjamin’in görünümü değil, dünyadaki herkes yaşlanırken onun her geçen gün gençleşmesidir. O, hayatı boyunca akıntıya karşı yüzen bir yolcu gibidir; bedeni dirileşirken zihni ve tecrübeleri ağırlaşır. Bu süreçte tanıştığı Daisy ile kurduğu bağ, filmin duygusal omurgasını oluşturur. Daisy çocukluktan kadınlığa evrilirken, Benjamin de kırışıklıklarından kurtulup bir yetişkine dönüşür. İkisinin yaşlarının bir noktada kesişmesi, evrenin onlara sunduğu kısa bir lütuftur. Fakat Benjamin’in sakladığı sırlar ve bedeninin kontrol edilemez gençleşme süreci, bu aşkın üzerinde her zaman bir gölge gibi asılı kalır. Benjamin, limanlarda, gemilerde ve savaşın ortasında geçen yıllar boyunca, sahip olduğu her şeyi kaybetmeye mahkum olduğunu bilir. Çünkü onun için büyümek, kaçınılmaz olarak bir bebeklik saflığına ve sonrasında mutlak bir yok oluşa doğru geriye doğru koşmaktır.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Kameranın arkasındaki asıl niyeti düşündüğümüzde, **David Fincher** gibi teknik mükemmeliyetçi bir yönetmenin, bu denli duygusal ve destansı bir metni nasıl ele aldığı oldukça şaşırtıcı. Fincher, genellikle karanlık ve klinik bir soğuklukla bilinen tarzını bu kez nostaljinin ve sepya tonların emrine vermiş. İşin aslına bakarsak, yönetmen burada sadece bir adamın fiziksel değişimini değil, dijital makyajın sınırlarını zorlayarak zamanın insan üzerindeki tahribatını (veya tam tersini) bir sanat eserine dönüştürmüş. **Brad Pitt**, performansıyla o durağan ama içi fırtınalı Benjamin karakterine hayat verirken, gözlerindeki o bıkkın ifadeyi her yaş evresinde korumayı başarmış. **Cate Blanchett** ise Daisy karakterinin hırçın gençliğini ve yaşlılıktaki kabullenişini öylesine zarif bir dengede tutuyor ki, onun zaman karşısındaki yenilgisi izleyici için Benjamin’in durumundan daha sarsıcı hale geliyor. Yardımcı kadroda **Taraji P. Henson**, Benjamin’e kucak açan anne figürüyle filmin insani sıcaklığını sırtlıyor, **Julia Ormond** ve **Jason Flemyng** ise bu masalsı anlatıyı gerçekliğin sınırlarına çekiyor. Gelelim o meşhur puana… IMDb üzerindeki 7.597’lik skor, kitlesel bir yanılgıdan ziyade, filmin süresi ve temposu nedeniyle bazı izleyicilerde yarattığı yorgunluğun bir yansıması olabilir. Ancak bu film, sabırlı bir izleyici için her karesi ince ince işlenmiş bir başyapıt niteliğinde. Fincher’ın alışılagelmiş hırçınlığından uzaklaşıp, ölümün sessizliğine ve yaşamın geçiciliğine duyduğu bu derin saygı, filmi sadece bir Hollywood yapımı olmaktan çıkarıp felsefi bir denemeye dönüştürüyor.
Bu Filmi Kimler İzlemeli?
Eğer hayatı sadece bir başarı ve hız yarışı olarak gören, saniyelerin kıymetini sadece üretkenlik üzerinden ölçen biriyseniz, Benjamin’in yavaş akan nehir gibi ilerleyen öyküsü size sıkıcı gelebilir. Aksiyonun ve hızlı kurgunun peşinde koşanlar, bu 166 dakikalık yolculuğun ağırlığı altında ezilebilir. Ancak, yağmurlu bir gecede pencereden dışarı bakarken geçmişin muhasebesini yapan, ellerindeki çizgilerin ne zaman bu kadar derinleştiğini merak eden melankolik ruhlar için bu film bir sığınaktır. Aşkın zamanlamayla olan imkansız dansına ilgi duyanlar, kaybetmenin de aslında sahip olmanın bir parçası olduğunu anlamaya çalışanlar bu yapımın derinliğinde kendinden bir şeyler bulacaktır. Zamanın her şeyi süpürüp götüren bir rüzgar değil, aslında bizi biz yapan tek gerçeklik olduğunu kavramak isteyenler için Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi, izlenmesi gereken bir ders niteliğinde. Bu film, hayatın düz bir çizgiden ibaret olmadığını, bazen en büyük keşiflerin ancak geri dönerek yapılabileceğini anlamak isteyenlerin listesinde ilk sırada yer almalı.
















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!