Ölümcül Deney: Raccoon Şehri
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
Ölümcül Deney: Raccoon Şehri, 1998’in o kasvetli ve yağmurlu atmosferini ekrana taşırken aslında bir video oyununun içine düşmüşüz hissini vermeye çalışıyor. Paul W.S. Anderson’ın o aşırı stilize, aksiyon soslu serisinden bıkmış olanlar için bu yapım bir nevi köklere dönüş çabası. Hikaye bizi o karanlık Umbrella laboratuvarlarının gölgesindeki çürümüş kente götürüyor. Eğer nostalji rüzgarlarını arkanıza alıp Resident Evil: Raccoon Şehri izle seçeneğine yöneldiyseniz, karşınıza çıkan şeyin pürüzsüz bir Hollywood cilası değil, paslı ve kirli bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu hemen anlayacaksınız. Sokaklardaki o tekinsiz sessizlik, her köşeden fırlayabilecek bir dehşetin habercisi gibi damarlarınızda dolaşıyor. Yönetmenin kamerası sokaklarda dolaşırken, yıkılmış binaların ve terk edilmiş arabaların arasından sızan o çiğ ışık, seyirciyi daha ilk dakikadan itibaren tekinsiz bir dünyanın içine hapsediyor. Burası artık yaşayanların değil, geçmişin hayaletlerinin ve genetik hataların hüküm sürdüğü bir mezarlık. Filmin enerjisi, klasik bir korku filminin sabrıyla ilerliyor; önce sessizliği dinletiyor, sonra o sessizliği parçalayan bir çığlıkla sizi kendinize getiriyor.
Ölümcül Deney: Raccoon Şehri Konusu
Kayıp bir kasaba, terk edilmiş sokaklar ve yerin altında pişirilen devasa bir felaket. 1998 yılında geçen hikaye, Umbrella Corporation’ın bir zamanlar can damarı olan Raccoon Şehri’nin can çekişen halini merkezine alıyor. Claire Redfield, yıllar sonra ağabeyi Chris’i uyarmak için bu lanetli şehre geri dönerken, aslında neyle karşılaşacağını tam olarak kestiremiyor. Şehrin yerlisi olan polisler ve sıradan insanlar, aniden ortaya çıkan garip hastalık belirtileri ve saldırganlaşan komşularıyla baş başa kalıyorlar. Spencer Malikanesi ve Raccoon Şehri Polis Departmanı (RPD) arasındaki mekik dokuyan kurgu, seyirciyi o meşhur zombi salgınının başladığı ilk saatlere götürüyor. Hayatta kalmak için bir araya gelmek zorunda kalan bir grup insanın, sadece zombilerle değil, kentin altına gömülmüş sırlar ve biyolojik bir yıkımla mücadelesini izliyoruz. Bir domino taşı devriliyor ve tüm şehir alevler içinde kalırken, kahramanlarımızın güneş doğmadan o cehennemden çıkması gerekiyor. Şirketin geride bıraktığı o zehirli miras, kentin damarlarına o kadar işlemiş ki, sadece insanlar değil, toprağın kendisi bile intikam alıyor gibi görünüyor. Karakterlerin her biri, kendi geçmişleriyle ve Umbrella’nın yarattığı bu canavarla yüzleşirken, zamanın ne kadar kısıtlı olduğunu ensenizde hissediyorsunuz. Bir yanda Claire’in gerçeği bulma tutkusu, diğer yanda Chris’in görev bilinci arasındaki çatışma, filmin duygusal motorunu oluşturuyor.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Eğrisiyle doğrusuyla konuşalım, yönetmen Johannes Roberts burada çok riskli bir işe kalkışmış. Bir yanda hayranların yıllardır beklediği oyun sadakati, diğer yanda bütçenin ve sürenin getirdiği kısıtlamalar var. Açık konuşmak gerekirse, film tam bir ikiye bölünmüşlük hali. Kaya Scodelario Claire Redfield olarak sert ve kararlı duruşuyla filmi sırtlamaya çalışırken, Hannah John-Kamen ve Robbie Amell kendi karakterlerine hayat verme konusunda ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak buradaki asıl mesele, filmin iki devasa oyunu tek bir senaryoya sığdırma hırsı. Leon S. Kennedy rolünde Avan Jogia performansıyla tartışma yaratsa da, Tom Hopper gibi isimlerin varlığı atmosferi bir nebze dengeliyor. IMDb puanı olan 5.9, aslında izleyicinin bu karmaşaya verdiği bir tepki gibi. Yönetmenin atmosfer yaratma becerisi, özellikle Spencer Malikanesi sahnelerinde kendini belli ediyor ama senaryo bazen o kadar hızlı akıyor ki, karakter gelişimi için alan kalmıyor. Buradaki asıl mesele, yapımın büyük bütçeli bir blockbuster olmaktan ziyade, B-movie estetiğine sahip bir korku filmi gibi hissettirmesi. Bazı CGI sahneleri biraz sırıtsa da, pratik efektlerin kullanıldığı anlarda o eski usul dehşeti iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Filmin ritmi, özellikle ikinci yarıda biraz aksıyor ama türün meraklıları için o karanlık tonun korunmuş olması bir artı. Bir sahneye odaklanırken diğerini geçiştirmek zorunda kalan kurgu, bazen hikayenin nefes almasını engelliyor. Yine de, o meşhur oyun mekanlarının birebir canlandırılmış olması, serinin takipçileri için kalbe dokunan bir detay. Her şeye rağmen, karşımızda samimi bir çaba var ve bu çaba, filmin pek çok teknik kusurunu örtmeye yetiyor. Sinema salonunda veya evde, karanlık bir odada izlendiğinde yarattığı o boğucu his, yönetmenin asıl başarısıdır.
Bu Filmi Kimler İzlemeli?
Bu yapım, her şeyden önce PlayStation başında sabahlayan, o meşhur kapı açılma sahnelerinde kalbi küt küt atan sadık oyuncu kitlesi için yapılmış. Eğer 1990’ların sonundaki o kirli ve karanlık korku atmosferini özlediyseniz, bu film size ilaç gibi gelecektir. Aksiyondan ziyade gerilime ve hikaye detaylarına odaklananlar ekranda pek çok sürpriz yumurta bulacak. Fakat pürüzsüz grafikler, devasa bütçeli prodüksiyonlar ve mantık hatalarına tahammülü olmayan izleyicilerin bu yapımdan uzak durmasında fayda var. Eğer hikaye sadık kalsın, atmosfer beni boğsun diyorsanız buyurun ekran başına. Ama sadece genel bir aksiyon filmi beklentisiyle gelirseniz, hayal kırıklığıyla koltuğunuzdan kalkabilirsiniz. Bu, herkesin sevebileceği genelgeçer bir yapım değil; bu, belli bir döneme ve türe aşk mektubu yazmaya çalışan ama yer yer kalemi tutukluk yapan bir iş. Klasik zombi filmlerinin o ağırkanlı ama korkutucu yapısını sevenler için Raccoon Şehri, kaçırılmaması gereken bir durak. Kendi türü içerisinde bir şans verilmeyi hak eden, kusurlu ama dürüst bir deneyim sunuyor. Eğer gece yarısı ışıkları söndürüp kendinizi bir korku tüneline bırakmak isterseniz, bu film tam size göre bir macera vaat ediyor.
















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!