V for Vendetta
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
V for Vendetta, bir kentin üzerine çöken kurşuni dumanların arasından sıyrılan keskin bir adalet arayışının, daha doğrusu bir hatırlatışın adı. Ekran karardığında ve o meşhur gülen maske ilk kez belirdiğinde, aslında sadece bir intikam hikayesine değil, insan iradesinin en sert sınavına davet edildiğinizi anlıyorsunuz. Londra’nın o melankolik, her köşe başında bir dinleme cihazının pusuya yattığı, grileşmiş sokaklarında gezinirken, V for Vendetta izle seçeneğinin ardındaki o felsefi derinliği fark etmemek neredeyse imkansız. İlk sahnelerde kulaklara çalınan o tiz ama kararlı ses, düzenin içindeki kaosu mu yoksa kaosun içindeki düzeni mi temsil ediyor? İşte bu soru, zihnin loş koridorlarında yankılanmaya başladığı an, filmin o tekinsiz ve karanlık atmosferi sizi tamamen esir alıyor. Yağmurun altında ıslanan bir şehirde, bir fikrin nasıl ete kemiğe büründüğünü izlemek, sıradan bir seyir zevkinden çok bir yüzleşme seansına dönüşüyor.
V for Vendetta Konusu
Faşizmin gri betonlarla örülü bir duvar gibi yükseldiği, insanların güvenlik uğruna özgürlüklerinden feragat ettiği yakın gelecek İngiltere’sinde geçiyor hikaye. Karşımızda sadece pelerinli bir figür değil, başlı başına bir fikir var. Yönetmen James McTeigue kamerasını, toplumun korkuyla nasıl evcilleştirildiğine ve bir ulusun belleğinin nasıl silindiğine odaklarken, karşımıza Evey Hammond çıkıyor. Natalie Portman tarafından canlandırılan Evey, sistemin çelik dişlileri arasında ezilmeye yüz tutmuş, sıradan ve korku dolu bir kadınken, maskeli bir yabancı tarafından kurtarılıyor. Bu yabancı, yani V, sadece bıçak kullanmakta usta bir suikastçı değil; o, Shakespeare okuyan, evini yasaklanmış sanat eserleriyle bir müzeye çeviren ve her şeyden önemlisi unutturulan geçmişi hatırlatan bir gölge. Hugo Weaving yüzünü hiç göstermese de, o maskenin altındaki hüzünlü öfkeyi ve derin bilgeliği her kelimesinde hissettiriyor. Olay örgüsü, 5 Kasım gecesine doğru tırmanan bir gerilim hattı üzerinde ilerliyor. Ancak asıl mesele Parlamento binasını havaya uçurmak değil, zihinlerdeki o görünmez parmaklıkları kırmak. Dedektif Finch (Stephen Rea) olayı çözmeye çalıştıkça, kendi inandığı doğruların ve sadakat duyduğu devletin nasıl bir yalan üzerine inşa edildiğini keşfetmeye başlıyor. Filmin kalbinde yatan o saklı sırlar, karanlık biyolojik deneylerden medya manipülasyonuna kadar uzanan geniş bir bataklığın kokusunu taşıyor. Karakterlerin her biri, mutlak itaat ile tehlikeli bir özgürlük arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor ve biz izleyiciler, bu içsel yıkımın sessiz tanıkları oluyoruz.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Gelelim o meşhur puana; 7.898 gibi milimetrik ve aslında biraz mütevazı kalan bu IMDb skoru, bu denli kültleşmiş bir yapım için bazen kafa karıştırıcı olabilir. İşin aslına bakarsak, bu film bir aksiyon sinemasından ziyade bir siyaset felsefesi dersi tadında. James McTeigue, Matrix mirasını omuzlarında taşıyarak, aksiyon sahnelerini birer bale estetiğiyle kurgularken, alt metindeki o ağır ideolojik yükü de asla göz ardı etmiyor. Kameranın arkasındaki asıl niyeti düşündüğümüzde, filmin sadece bir çizgi roman uyarlaması olmadığını, günümüz dünyasındaki kitle kontrol yöntemlerine atılmış okkalı ve entelektüel bir tokat olduğunu anlıyoruz. Natalie Portman‘ın o meşhur hücre sahnesindeki bakışları, bir insanın fiziksel acıdan ziyade ruhsal bir doğuş yaşamasının en çıplak haliydi; oyuncunun o anki savunmasızlığı filmin samimiyetini perçinliyor. Hugo Weaving ise, mimikleri olmadan sadece sesi, tonlaması ve duruşuyla bir karakteri nasıl devleştirebileceğinin dersini veriyor. Bazı eleştirmenler filmin fazla didaktik olduğunu ve mesajını çok doğrudan verdiğini savunsalar da, bazen gerçeklerin fısıldanmak yerine bağıra bağıra söylenmesi gerekir. John Hurt‘ün bir zamanlar Orwell’in dünyasında sistemin kurbanıyken, burada o sistemin tiranı Şansölye Sutler olarak karşımıza çıkması, sinema tarihinin en zekice ve alaycı kurgulanmış ironilerinden biridir. Bu, rastgele bir tercih değil, yönetmenin otorite kavramının döngüselliğine dair yaptığı o ince dokunuşun bir kanıtı. Gelelim o meşhur puana; bu rakam kitlesel bir yanılgı değil, aksine filmin herkesin damak tadına uymayacak kadar sert bir hakikat içermesinin bir sonucudur. Puanın ötesinde, bu yapım fikirlerin kurşun geçirmez olduğunu kanıtlayan bir manifesto niteliğindedir.
Bu Filmi Kimler İzlemeli?
Eğer pazar akşamı kafanızı tamamen boşaltmak, patlamış mısır eşliğinde sadece görsel bir gürültü duymak istiyorsanız, bu maskeli adam size biraz fazla ağır gelebilir. Ancak sabah uyandığınızda dünyanın dünkünden daha farklı olmadığını düşünüp derin bir iç geçirenlerdenseniz, bu yapım tam da sizin sığınağınız. Sistemin görünmez dişlileri arasında ezildiğini hisseden, “doğru” ve “yanlış” kavramlarının medya ve otorite eliyle nasıl büküldüğünü merak eden o analitik ve sorgulayıcı zihinler için bu film bir başucu eseridir. Estetikten ödün vermeden düşündüren, sembollerin gücüne inanan ve bir maskenin ardındaki o karanlık boşlukta kendi yansımasını görebilecek kadar cesur olanlar bu yolculuğa çıkmalı. Şiirsel bir adalet arayanlar, her şeyin bir fiyatı olduğunu ama onurun paha biçilemez olduğunu bilenler ve özgürlüğün sadece bir kelime değil, taşınması zor bir sorumluluk olduğunu anlayanlar için V, hala o karanlık sokakta sizi bekliyor. Öte yandan, sadece hızlı kurgu ve yüzeysel bir kahramanlık hikayesi peşinde koşanlar, filmin o uzun felsefi monologlarında ve Çaykovski eşliğindeki devrimsel sahnelerinde kaybolup sıkılabilirler. Bu, bir kurtarıcı bekleme hikayesi değil, her bireyin kendi içindeki o uyuyan kahramanı uyandırma çağrısıdır; ve uykusundan uyanmak istemeyenler için bu çağrı oldukça rahatsız edici gelebilir.
















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!