Platform (El hoyo)
Platform (El hoyo), sinema salonlarının ve dijital platformların her yıl önümüze yığdığı o birbirinin kopyası, steril yapımlardan sıkılanlar için adeta çölde bir vaha gibi belirdi. Bask yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia’nın bu ilk uzun metrajlı filmi, aslında sinemaya uyarlanmadan önce bir tiyatro oyunu olarak tasarlanmıştı. Tiyatronun o klostrofobik, tek mekana sıkışmış doğasını sinemanın görsel vahşetiyle birleştiren film, kapitalizmin ve insan doğasının en karanlık dehlizlerini önümüze serdi. İspanya’nın yerel festivallerinden sıyrılıp Toronto Uluslararası Film Festivali’nde ‘Gece Yarısı Çılgınlığı’ ödülünü kapması, bu dikey kabusun küresel bir salgına dönüşeceğinin ilk sinyaliydi.
Sayıların Ötesinde Bir Başarı: Gişe ve Dijital Patlama
Pandeminin tam ortasında, insanların evlerine kapandığı ve kendi içsel ‘deliklerinde’ hayatta kalmaya çalıştığı bir dönemde Netflix tarafından satın alınması, filmi kendi kendine bir efsaneye dönüştürmedi elbette—ki ucuz pazarlama stratejileriyle her yapıma ‘başyapıt’ etiketi yapıştırmak günümüzün en büyük tembelliğidir—ancak onu sosyolojik bir fenomene dönüştürdü. Geleneksel gişe anlayışını yerle bir eden yapım, vizyona girdiği ilk ayda 56 milyondan fazla haneye ulaşarak dijital platformun en çok izlenen yabancı dildeki filmlerinden biri oldu. Bu başarı, Hollywood’un yüz milyonlarca dolar harcayarak yaratamadığı özgün gerilimi, sadece birkaç beton duvar ve hareket eden bir platformla yaratabileceğinin kanıtıydı. Ardından gelen devam filmi ise ilk filmin gizemini çözmeye çalışırken maalesef her devam filminin düştüğü o açıklama yapma tuzağına düştü, yine de serinin ticari gücünü pekiştirmeyi başardı.
Goreng ve Trimagasi: Delikteki İnsan Manzaraları
Serinin gücü, sadece dikey yapının getirdiği fiziksel gerilimden değil, karakterlerin ahlaki çöküşlerinden geliyordu. İlk filmde sisteme gönüllü giren, elinde Don Kişot kitabıyla adeta modern bir entelektüel trajedisi yaşayan Goreng, seyircinin empati kurduğu ama nihayetinde vahşileşmesini izlediği bir figürdü. Onun oda arkadaşı, ‘obvio’ (açıkçası) kelimesini diline dolamış oportünist Trimagasi ise insanlığın en ilkel, en pragmatik hayatta kalma güdüsünü temsil ediyordu. İkinci filmle birlikte genişleyen karakter havuzunda ise adalet, dogma ve din temaları daha çok öne çıktı. Ancak ilk filmin o saf, çiğ karakter dinamiklerinin yerini alan daha felsefi ama bir o kadar da karmaşık karakter tasarımları, serinin o sarsıcı etkisini biraz olsun hafifletti.
Sinema Dünyasında Bırakılan Tortu ve Miras
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu serinin sinema dünyasına bıraktığı etkiyi sadece bir ‘distopya’ olarak tanımlamak kolaya kaçmak olur. Film, minimalist bilimkurgunun nasıl yapılması gerektiğine dair sektöre adeta ders verdi. Pahalı CGI efektleri yerine güçlü bir metaforun ve klostrofobik atmosferin seyirciyi nasıl manipüle edebileceğini gösterdi. Sosyal medyada günlerce süren ‘sonu ne anlama geliyordu?’ tartışmaları, sinemanın artık sadece tüketilen bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, izleyiciyi aktif bir analizciye dönüştürebileceğinin kanıtı oldu. Platform (El hoyo), yukarıdakilerin aşağıdakileri umursamadığı bir dünyada, dayanışmanın bile vahşi bir hayatta kalma mücadelesine dönüşebileceğini gösteren, sinema tarihinin en rahatsız edici ama bir o kadar da gerçekçi aynalarından biri olarak kalacak.