Siyahlı Kadın
- Film Hakkında
- Oyuncular
- Yorumlar (0)
- Yorum Yap

Özet
Siyahlı Kadın ya da orijinal adıyla The Woman in Black (2012), sinemanın en sevdiği numaralardan biri olan tekinsiz ev ve lanetli kasaba izleğini tozlu raflardan indirip önümüze koyuyor. Siyahlı Kadın izle arayışına girenlerin karşısına çıkan bu yapım, aslında klasik bir İngiliz gotik korku edebiyatı uyarlaması olmanın ağırlığını her karesinde hissettirmeye çalışıyor. Atmosferin boğuculuğu, çamurun ve sisin karakterlerin üzerine bir yorgan gibi serilmesi, izleyicide filmin başından itibaren bir huzursuzluk yaratmayı hedefliyor. Türün diğer örneklerinden ayrıldığı nokta, kanlı bir şiddet gösterisinden ziyade, zihinsel bir kuşatmayı ve yasın insan ruhunda açtığı o karanlık delikleri merkezine almasıdır. Sadece bir hayalet hikayesi izlemekten çok, geçmişin yüklerinden kurtulamayan bir toplumun toplu histerisine tanıklık ediliyor. Mekan tasarımı ve renk paleti, izleyicinin içini ürperten o soğuk gri tonlarla bezeli olup, her sahnede yorgun bir ruh halini yansıtmaktadır. Filmin ritmi, yavaş yavaş yükselen bir gerilimi değil, her an patlamaya hazır bir sessizliği vaat ediyor. Kasabanın dış dünyadan kopuk hali, izleyicide de bir klostrofobi hissi uyandırıyor. Bu, modern korku sinemasının gürültülü patırtılı tarzına bir başkaldırı gibi dursa da, türün klişelerine ne kadar sadık kaldığı tartışılması gereken bir konu. Arthur Kipps’in trenden inip o tekinsiz topraklara bastığı andan itibaren, toprağın bile bir sır sakladığını hissediyorsunuz. Görselliğin gücü, anlatının zayıf kaldığı yerleri yamamaya çalışıyor ve büyük oranda başarılı oluyor. Burada önemli olan, sadece korkutmak değil, o umutsuzluğu iliklere kadar hissettirmektir. Tuzlu suyun kokusunu, bataklığın çürümüşlüğünü ve o evin duvarlarına sinmiş olan kederi hissedebiliyoruz.
Siyahlı Kadın Konusu
Genç bir avukat olan Arthur Kipps, eşini kaybetmenin yarattığı derin yasın gölgesinde yaşam mücadelesi verirken, kariyerini kurtarmak adına son bir şans elde eder. Görevi, kuş uçmaz kervan geçmez bir kasaba olan Crythin Gifford’daki Eel Marsh House’un miras işlemlerini tamamlamaktır. Arthur kasabaya vardığında, yerel halkın buz gibi soğuk bakışları ve anlaşılmaz mesafesiyle karşılaşır. Kimse onun o evde kalmasını istememekte, hatta kasabada bulunmasından bile rahatsızlık duymaktadır. Olaylar, Arthur’un medcezirle ana karadan bağı kopan o devasa ve metruk malikaneye adım atmasıyla şekillenmeye başlar. Malikanenin içindeki her gıcırtı, her eski oyuncak ve her gölge, Arthur’un zihninde soru işaretleri uyandırırken, asıl dehşet kasabanın çocuklarının başına gelen tuhaf olaylarla su yüzüne çıkar. Yıllar önce haksızlığa uğramış ve evladını kaybetmiş bir kadının intikam arzusu, kasabanın üzerine bir lanet gibi çökmüştür. Arthur, sadece evrak işlerini halletmek değil, aynı zamanda bu görünmez ama hissedilir tehlikeyle yüzleşmek zorunda kalır. Kasaba halkının sessiz işbirliği ve korkuyla ördüğü duvarlar, Arthur’u yalnızlığına ve çaresizliğine hapseder. Kırılma noktası, o siyahlı figürün sadece bir efsane değil, yaşayan bir kabus olduğunun anlaşılmasıyla gerçekleşir. Karakterin motivasyonu sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda kendi yasını bu karanlık hikaye ile harmanlayarak bir çıkış yolu bulmaktır. Bu yolculuk, Arthur’u sadece kasabanın sırlarıyla değil, kendi içindeki bitmek bilmeyen suçluluk duygusuyla da karşı karşıya getirir. Olaylar silsilesi, bir avukatın rasyonel dünyasından çıkıp mantığın işlemediği bir kabusun içine düşmesini detaylıca işler. Yan karakterlerin her biri, aslında bu büyük trajedinin birer parçasıdır ve Arthur’un her adımı kasabanın geçmişindeki bir yarayı deşer. Evin içindeki kurmalı oyuncakların kendi kendine çalışması gibi klasik numaralar bile, hikayenin genel kederiyle birleşince anlam kazanır.
Beklentileri Karşılıyor mu? (Editörün Yorumu)
Yönetmen koltuğunda oturan James Watkins, gerilimi yönetme konusunda belirli bir yetkinliğe sahip olduğunu kanıtlasa da, türün alışılagelmiş ani ses ve görüntü sıçramalarına çok fazla bel bağlıyor. Bu durum, filmin o muazzam gotik atmosferine bazen gölge düşürüyor. Başrolde Daniel Radcliffe, geçmişteki ikonik rollerinden sıyrılıp yetişkin bir oyuncu olarak ciddiye alınmak için yoğun bir çaba sarf ediyor. Yüzündeki o yorgun ve kederli ifade, karakterin iç dünyasını yansıtmakta başarılı olsa da, yer yer performansının tekdüzeleştiği ve duygusal tepkilerinin kısıtlı kaldığı söylenebilir. Yan rollerde ise Ciarán Hinds ve Janet McTeer gibi deneyimli isimler, filmin dramatik yükünü sırtlayarak hikayeye derinlik katıyorlar. Ciarán Hinds, rasyonel duruşuyla kasabanın geri kalanından ayrılırken, Janet McTeer’in canlandırdığı karakterin yaşadığı travma, filmin en sarsıcı ve akılda kalıcı anlarından bazılarını sunuyor. Liz White ve Tim McMullan gibi isimler de atmosferin tamamlanmasına yardımcı olan kısa ama etkili performanslar sergiliyor. Film, 6.1 olan IMDb puanının hakkını tam olarak veriyor; ne daha azı ne de daha fazlası. Görsellik ve ses kullanımı oldukça başarılı olsa da, senaryo akışındaki bazı mantık hataları ve finalin tahmin edilebilirliği, yapımın bir tür klasiğine dönüşmesini engelliyor. Müzikler, sahnelerin etkisini artırmak yerine bazen birer uyarı sinyali gibi devreye girerek samimiyeti zedeliyor. Ancak malikanenin tasarımı ve medcezirin bir tehdit unsuru olarak kullanılması, teknik açıdan alkışı hak eden detaylar. Watkins, izleyiciyi germeyi başarıyor fakat bu gerilimi zihinsel bir kalıcılığa dönüştürmekte zorlanıyor. Film, Hammer Films geleneğini canlandırma iddiasıyla yola çıkmış olsa da, modern seyircinin beklentilerine yetişmek adına bazen o ağırbaşlı ruhundan ödün veriyor. Yine de, her köşesinden hüzün fışkıran bu hikayede oyunculukların dürüstlüğü ve yönetmenin yarattığı o tekinsiz dünya, filmi ortalamanın üzerinde tutuyor. Özellikle Eel Marsh House içindeki çekimler, ışık oyunları ve gölgelerin kullanımı, teknik ekibin işini ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Ancak ucuz numaralarla izleyiciyi yerinden zıplatma gayesi, bu nitelikli atmosferin bazen harcanmasına neden oluyor. Filmin sonu ise, izleyiciyi ikiye bölecek türden bir tercih sunarak, hikayenin karanlık doğasını pekiştiriyor.
Siyahlı Kadın Filmini Kimler İzlemeli?
Bu yapım, özellikle Sisli İngiltere kırsalında geçen, eski usul hayalet hikayelerine ve gotik edebiyatın o karanlık romantizmine ilgi duyanlar için biçilmiş kaftan. Mekan kullanımının hikayenin önüne geçtiği, objelerin ve gölgelerin birer karaktere dönüştüğü yapımları seviyorsanız, bu film size istediğinizi verecektir. Kayıp, yas ve intikam temalarının doğaüstü unsurlarla harmanlanmasından hoşlanan, yavaş yanan ama etkili bir atmosfer arayanlar kesinlikle listelerine eklemeli. Öte yandan, yüksek tempolu, bol aksiyonlu ve her anında yeni bir olay patlak veren modern korku-gerilim türüne alışkın olanlar için bu süreç biraz sabır gerektirebilir. Eğer mantık çerçevesine oturtulmuş, her detayıyla açıklanmış bir kurgu arıyorsanız, doğaüstü belirsizlikler sizi tatmin etmeyecektir. Ayrıca, çocuklarla ilgili karanlık temalara karşı hassas olan izleyicilerin mesafeli durmasında fayda var; zira film bu konuda oldukça acımasız ve doğrudan bir tutum sergiliyor. Sadece Daniel Radcliffe’in yeni bir soluk getirme çabasını görmek isteyenler bile yapıma bir şans verebilir. Ancak derin bir felsefi alt metin veya devrim niteliğinde bir yenilik beklemeyen, sadece iyi inşa edilmiş bir gerilim atmosferinde vakit geçirmek isteyen izleyici profili için bu film ideal bir tercih olacaktır. Sinemanın o eski, tozlu ve korkutucu masallarını özleyenlerin beklentileri, belirli oranda karşılanacaktır. Victorian dönemi estetiğini sevenler ve o dönemin sosyal baskılarını korku unsuru olarak izlemekten keyif alanlar için de doyurucu sahneler mevcut. Eğer siz de fırtınalı havalarda kapalı kapıların ardında ne olduğunu merak edenlerdenseniz, bu karanlık yolculuk sizi bekliyor. Eel Marsh House’un soğuk odalarında dolaşırken yanınıza bir battaniye almayı unutmayın, çünkü film sadece ruhunuzu değil, kemiklerinizi de üşütmeyi planlıyor.

















Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap, topluluğa yön ver!