Suicide Squad serisi, modern sinema endüstrisinin nasıl bir kurgu masasında “cool” görünme çabasıyla katledilebileceğinin en gürültülü, en rüküş ve maalesef en karlı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Sektördeki o içi boş, parlatılmış PR cümlelerini bir kenara bırakıp gerçeklere odaklanırsak; karşımızda vizyoner bir yönetmenlikten ziyade, bir fragman şirketinin elinden çıkmış gibi duran bir ilk film ve onun yarattığı enkazı temizlemeye çalışan bir devam yapımı duruyor. DC evreninin bu “yaramaz çocukları”, sinema dünyasına derin bir hikaye anlatıcılığı değil, daha çok ticari bir kaos mirası bıraktı.
Bir Pazarlama Balonunun Doğuşu ve Çöküşü
Her şey 2016 yılında, David Ayer’in “karanlık ve gerçekçi” bir hikaye vaadiyle başladı. Ancak Warner Bros yöneticilerinin panik atakları ve o dönem parlayan Marvel estetiğine öykünme çabası, filmi bir sinema eserinden ziyade iki saatlik bir müzik klibine dönüştürdü. Suicide Squad, kağıt üzerinde muazzam bir potansiyel taşıyordu: Dünyanın en tehlikeli suçluları, bir intihar görevine zorlanıyordu. Fakat sonuç; neon renklerin altına gizlenmiş, senaryo boşluklarıyla dolu bir kurgu faciası oldu. O dönem dillerden düşmeyen “Ayer Cut” tartışmaları ise aslında filmin kendisinden daha çok ilgi çekti ki bu da sinema sanatı adına oldukça trajik bir durumdur.
Karakterler: Harley Quinn’in Sırtındaki Yük
Serinin belki de tek gerçek başarısı, Margot Robbie’nin hayat verdiği Harley Quinn karakteridir. Robbie, o kadar baskın ve başarılı bir performans sergiledi ki, filmin geri kalanındaki tüm o ucuz karakter yazımlarını tek başına göğüsledi. Will Smith’in canlandırdığı Deadshot ise, Smith’in kontratındaki “kahraman görünme” zorunluluğu nedeniyle bir suçludan ziyade yanlış anlaşılmış bir aile babası gibi sunuldu. Ve tabii ki o meşhur hayal kırıklığı: Jared Leto’nun Joker’i. Bir “metot oyunculuğu” fetişizminin kurbanı olan bu karakter, sinema tarihinin en ikonik kötüsünü bir gece kulübü sahibine indirgeyerek izleyiciye “ikinci el utanç” yaşatmaktan öteye gidemedi.
Gişe Başarısı Sanatın Ölçütü müdür?
Eleştirmenlerin yerin dibine soktuğu ilk film, dünya çapında 750 milyon doların üzerinde bir hasılat elde ederek o meşhur “PR gücü”nü kanıtladı. Bu başarı, niteliğin değil, beklentinin bir sonucuydu. İnsanlar o kadar yoğun bir pazarlama bombardımanına tutulmuştu ki, filmin kötü olma ihtimalini kimse hesaba katmamıştı. Suicide Squad ismi, bir markaya dönüştü ancak bu marka, sinematik kaliteden ziyade oyuncak satışları ve popüler kültür figürleriyle beslendi. Gişedeki bu rakamlar, stüdyoya “biz ne yaparsak yapalım izleniyor” kibrini aşıladı ki bu, DC evreninin yıllarca süren bocalama döneminin de fitilini ateşledi.
James Gunn ve Yumuşak Bir İniş Çabası
2021 yılına geldiğimizde, Marvel’dan transfer edilen James Gunn’ın “The Suicide Squad” hamlesini gördük. Bu film, ilkine göre çok daha samimi, çok daha kanlı ve en azından bir “yönetmen vizyonu” taşıyan bir yapımdı. Gunn, ilk filmin o sahte ciddiyetini çöpe atıp, işin içine absürtlük ve vahşet katarak seriyi kurtarmaya çalıştı. King Shark ve Peacemaker gibi karakterlerle hikayeyi zenginleştirdi. Ancak gişede pandemi ve ilk filmin bıraktığı o “ağızda kalan kötü tat” nedeniyle beklenen patlamayı yapamadı. Yine de sinema dili açısından, bu devam filmi serinin onurunu kurtaran bir hamle olarak kayda geçti.
Sinema Dünyasına Bırakılan Karmaşık Miras
Suicide Squad serisi, sinema dünyasına “anti-kahraman” kavramının nasıl metalaştırılabileceğini gösterdi. Bugün dönüp baktığımızda, bu filmlerin bıraktığı en büyük etki, karakterlerin derinliği değil, kostüm tasarımları ve soundtrack listeleridir. Sinema, sadece görsel bir şölen ya da popüler şarkıların arka arkaya dizildiği bir platform değildir; tutarlı bir anlatı gerektirir. Suicide Squad, bize stüdyo müdahalelerinin bir filmi nasıl felç edebileceğini ve iyi bir oyuncu kadrosunun kötü bir senaryoyu ancak bir yere kadar taşıyabileceğini acı bir şekilde öğretti. Gerçek sinema tutkunları için bu seri, büyük bütçeli bir “nasıl film yapılmaz” dersinden ibarettir.