Manhattan’da Sihir (Enchanted) serisi, aslında Disney’in on yıllardır inşa ettiği o toz pembe şatoların temeline yerleştirilmiş şık bir dinamit lokumudur. 2007 yılında sinema salonlarına düştüğünde, çoğu eleştirmen bunun sadece çocuklara yönelik bir pazarlama harikası olduğunu sanmıştı. Ancak karşımızda duran şey, “mutlu son” illüzyonunun New York’un kirli kaldırımlarına çarpıp parçalanışını izleyen, son derece zeki ve bir o kadar da alaycı bir metindi. Disney, kendi mirasıyla dalga geçecek kadar olgunlaştığını ilk kez bu kadar net bir şekilde bu seriyle kanıtladı.
Andalasia’dan Kaosun Merkezine: Bir Serinin Doğuşu
Serinin ilk filminin hikayesi, stüdyonun elindeki en büyük kozu olan “nostalji”yi modern bir gerçekçilikle harmanlama arzusundan doğdu. Kevin Lima yönetmenliğinde hayat bulan proje, Disney’in 2D animasyon geleneklerini bir kenara bırakıp, canlı çekim ve animasyonun melezlendiği o tehlikeli sularda yüzmeye karar verdiğinde başladı. Hikaye kağıt üzerinde basitti: Saf bir prenses, kötü kraliçe tarafından büyülü dünyasından kovulur ve kendini her şeyin “mutlu” olmadığı modern New York’ta bulur. Ancak bu basitlik, Amy Adams gibi bir yeteneğin omuzlarında yükselerek kült bir mertebeye ulaştı.
Manhattan’da Sihir, sadece bir türler arası geçiş deneyi değil, aynı zamanda Disney’in kendi klişelerine vurduğu bir neşterdi. Kuşlarla şarkı söyleyerek ev temizleyen bir kadının, gerçek dünyadaki karşılığının aslında bir “akıl sağlığı sorunu” gibi algılanabileceğini göstermek, o dönem için cesur bir hamleydi. Film, vizyona girdiği dönemde dünya çapında 340 milyon doların üzerinde bir gişe hasılatı elde ederek, sadece çocukların değil, romantik komediden soğumuş yetişkinlerin de kalbini çalmayı başardı.
Giselle’den Robert’a: Karakterlerin Çatışması ve Kimyası
Serinin başarısının en büyük mimarı, hiç şüphesiz Amy Adams’tır. Giselle karakterini canlandırırken takındığı o aşırı iyimser ve neredeyse sinir bozucu derecede saf tavır, filmin ana motoruydu. Onun karşısında, hayatın tokatını yemiş, aşka ve mucizelere inanmayan boşanma avukatı Robert (Patrick Dempsey) figürü ise seyircinin sesi oluyordu. Bu iki zıt karakterin çatışması, filmi sıradan bir peri masalı olmaktan çıkarıp, ayakları yere basan bir karakter etüdüne dönüştürdü.
Serinin ikinci halkası olan Disenchanted (Çözülen Büyü) ile bu dinamik bir adım öteye taşındı. On beş yıl sonra gelen devam filminde, “sonsuza dek mutlu yaşadılar” cümlesinin sonundaki o görünmez noktayı gördük. Giselle’in artık bir anne ve eş olarak banliyö hayatının tekdüzeliğiyle mücadelesi, serinin olgunlaşma sancılarını simgeliyordu. Bu filmde karakterler artık sadece masallarla değil, yaşlanmakla ve hayallerin gerçeklerle olan savaşıyla da yüzleşmek zorundaydı.
Sinema Dünyasına Bırakılan İz: Türlerin Dekonstrüksiyonu
Manhattan’da Sihir serisinin sinema tarihindeki asıl yeri, türlerin yapısöküme uğratılmasındaki başarısında yatar. Bu seri, Shrek’in yaptığı kaba hicvi daha zarif, daha müzikal ve daha “Disney” bir dille gerçekleştirdi. Müzikallerin o anlamsızca şarkıya başlama geleneğini bile New York’un göbeğinde bir karnavala dönüştürerek, izleyiciyi bu saçmalığa ikna etmeyi bildi. Alan Menken ve Stephen Schwartz imzalı müzikler, sadece kulağa hoş gelen tınılar değil, aynı zamanda klasik Disney estetiğinin birer parodisiydi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu serinin Frozen veya Maleficent gibi daha sonra gelecek olan “kendiyle yüzleşen Disney filmleri”nin önünü açtığını net bir şekilde görebiliyoruz. Manhattan’da Sihir, izleyiciye prenslerin her zaman beyaz atlı olmadığını, gerçek aşkın bazen sadece birine tahammül etmekten geçtiğini ama yine de hayatın içinde bir nebze sihir bulmanın mümkün olduğunu fısıldadı. Bu, ucuz bir PR çalışmasından ziyade, sinemanın o eski, samimi ve biraz da alaycı ruhuna bir saygı duruşuydu.